Τετάρτη 14 Νοεμβρίου 2012

Özgürlük... Tarifi imkânsız bir duygu özgürlük. Özgürlük, herkesin yeterince algılayamadığı halde, anlatmaya çalıştığı bir histir. Yaklaşıldığı kadar ısıtan bir ateş, dokunulduğu kadar yakan bir kıvılcım gibidir.

Haber: VAHİT TURSUN / Arşivi Özgürlük... Tarifi imkânsız bir duygu özgürlük. Özgürlük, herkesin yeterince algılayamadığı halde, anlatmaya çalıştığı bir histir. Yaklaşıldığı kadar ısıtan bir ateş, dokunulduğu kadar yakan bir kıvılcım gibidir. Sınırlı olduğu kadar infial, sınırsız olduğu kadar inhizam yaratır. İlginçtir ama, her iki ucunda, tam karşıtı olan köleliği barındıran bir yelpaze gibidir özgürlük. Özgürlük öyle bir duygu ki, onu gasp eden de onu yaşayamaz. Bir gün elinden alınacağı paranoyası altında, korkusuna köleleşir. Platon, "Aşırı özgürlük, devlet ve bireyde köleliğe dönüşür" demişti. Özgürlük adına Sofuklis (Sofokleous) "Ayaklarıma pranga vurabilirsiniz, fakat inancıma vuramazsınız. Zeus bile beni mağlup edemez" diyerek, tanrısına bile restini çekmişti. Binlerce yıldır özgürlük, hep böyle atasözlerine süs oldu. Şiir mısralarına eklendi. Savaşçıların silâhından çıktı. Ve insanlık kendini bildi bileli, özgürlüğü gasp edenle onu kaybeden arasında savaş yaşadı. Bence özgürlük, paylaşıldığı kadar sahip olunabilen bir duygudur. Onu paylaştığınız kadar ona sahip olabilirsiniz. Ona sahip olduğunuz kadar çocuksunuz. Onu hissettiğiniz kadar olgun ve üretkensiniz. Onu armağan ettiğiniz kadar sevebilir, onu feda ettiğiniz kadar âşık olabilirsiniz. Kalıcı birlik ve beraberlikler, dostluk ve kardeşlikler, bu duygunun paylaşıldığı ortamda sağlanabilir. Ve özgürlük yakalanıp zincirlense de, her yeni doğan, özgür doğuyor yine... Biz de böyle, herkes gibi anamızdan özgür doğduk. Trabzon ili Çaykara ilçesine bağlı, "Oçena (Köknar)" adıyla bildiğimiz bir köyde dünyaya geldik. Anadilimiz Türkçe değildi. Kendi dilimize "Romeyika" diyorduk. Bizim için Romeyika, sevgiyle şehvetin, gülücükle mutluluğun, yardımla dayanışmanın flörtünü tarif etmenin aracı gibiydi. Anadilimiz yasaklandı Anadilimiz ile ilgili sıkıntılarımız, ilk kez ilkokulda başladı. Her gelen öğretmen, anadilimizde konuşmamızı yasaklıyordu. Bazen korkutulduk, bazen dövüldük konuşabilme adına. Hatta, Romeyika konuşanı ispiyonlamamız istenirdi bizden ama yapmazdık. Kendi dilimizde gülüp oynamaya, dövüşüp barışmaya devam ederdik. Zamanla, farklı konuşup farklı öğrendiğimiz dil hakkında, büyüklerimize soru sorar olduk. Öğrendiğimiz dile Türkçe, kendi dilimize de Rumca dendiğini öğrendik. Ancak, neden farklı dil konuşup farklı dil ile eğitim aldığımız konusunda, tatmin edici yanıt alamıyorduk. Her defasında, bize kaçamak yanıtlar veriliyordu. En çok tekrarlanan, "Romeyika ile adam olunmuyor" yanıtıydı. Sonuçta adam olduk mu olmadık mı bilinmez ama, Türkçe'ye ilk kez "merhaba" dediğimiz bir dönemi böyle bitirmiştik. İlerleyen yıllarda, anadilimiz Rumca ve genel olarak kökenimiz hakkında daha net sorular sormaya başlamıştık. Türkçe konuşulan bir ülkede "biz nece konuşuyor ve neden konuşuyorduk, Romeyika dediğimiz anadilimizi bize kim öğretmişti, kimdik, neydik, atalarımız kimdi?" gibi sorular türemişti kafamızda. Herkes kendince bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Kimi dedesinden, kimi babasından duyduğunu anlatmakla yetiniyor, bazıları da kendince bir hikâye uyduruyordu. Ama her konu açılıp kapandığında, Rumlar ve doğal olarak Yunanlılarla bir ilgimizin olduğu kanısı oluşuyordu. En fazla takıldığımız nokta, "Rumca'yı Rumlardan öğrenen Türklerden miydik, yoksa Osmanlının Müslümanlaştırdığı Rumlardan mıydık?" sorusuydu. Çocukluğumuz hep bu sorular ve aldığımız karmaşık ve yetersiz yanıtlarla geçti. Gurbette de sıkıntı çektik Anadilimizle ilgili sıkıntıları, daha sonraları çıktığımız gurbette de yaşadık. Köyümüz insanıyla biraraya gelip anadilimizde sohbet ettiğimizde, yabancı bir dil konuştuğumuzu fark edenlerin sorduğu ilk soru, "nece konuşuyorsunuz?" sorusuydu. Rumca konuştuğumuzu söylediğimizde, ardından bir sürü soru ve akabinde farklı tepkilerle karşılaşıyorduk. Böylece, anadilimiz ile ilgili olarak, ilk defa reel bir eziklik duygusunu, gurbette karşılaştığımız insanlarla yaşamaya başladık. Rumlardan söz edildiğinde, bu milletin "kahpe", "düşman" bir millet olduğu iddiası, bizim de bu toplumla ilişkimizin olabileceği, en azından aynı kökten dili konuştuğumuzdan dolayı, bize de yöneltilen bir hakaret olabileceği düşüncesi, psikolojimizi rencide ediyordu. Bu nedenle, zaman içinde kendi dilimizi saklama ihtiyacı hissettik. Her soran kişiye, "Lazca konuşuyoruz" diye yanıt vermeye başladık. Çünkü, her Karadenizliyiz dediğimizde, "Laz mısınız" sorusuyla karşılaşıyor, "evet" dediğimizde ise, çoğu kez sempati ile karşılanıyorduk. Anadilimiz ile ilgili sıkıntılarımıza, sadece karşılaştığımız fanatik kişiler neden olmuyordu. Bu sıkıntımıza, bazı Türk filmleri de tuz biber ekiyordu. Bu filmlerde sahnelenen Türk kahramanlığı ve buna karşın Rumların trajikomik vaziyeti, bize bu iki toplum arasında bir seçim yapma zorunluluğu dayatıyordu. Ya doğru, dürüst, çalışkan, kahraman bir Türk'tük ya da savaşmaktan aciz, entrikacı, haksızca Türklere eziyet eden, daha da kötüsü "gavur" bir Rum'duk. Ancak bu seçim hiç de kolay değildi. Çünkü anadilimiz, bu tür seçime ayak bağıydı. Bu tür filmleri izlerken, çok ilginç, belki de tarihin insan üzerinde şahit olmadığı bir duygu karmaşası yaşıyorduk. Bir taraftan filmdeki kahraman Türkleri destekleyen bir psikoloji, öte taraftan, tarifi imkânsız bir suçluluk hissi ile boğuşuyorduk. Ezikliğimizi belli etmemek için, filmdeki Türk'ün kahramanlığına, etrafımızdakilerden daha çok seviniyor gibi davranıp beynimizin verdiği farklı sinyallere rağmen, yüzümüzdeki kasları farklı şekillendirmeye çalışıyorduk. Renk değiştirme konusunda, bukalemunlar dahi bizi kıskanır olmuştu. Bugün gelinen noktada, anadiline karşı olan sevgisi ve ona bağlılığıyla lanetlenen bir kimliğin arasında ezilen insanlarımızın birçoğu artık daha fazla direnemedi; birçoğu daha doğuştan itibaren çocuklarına Türkçe öğretme mecburiyeti hissetmeye başladı. Zaten son yıllarda, her geçen gün artarak çoğalan ırkçı söylem ve sloganlarla, gitgide aşırıya kaçan Türk milliyetçiliği karşısında, antik bir kültüre sahip koca bir toplum, tarih sahnesinden çıkarılmak üzere. Bir kültürü yok etmek, o toplumu yok etmekle eşittir. Bu vebalin hesabını tarih önünde kimler verir bilmem.

Τρίτη 13 Νοεμβρίου 2012

80'li yılların bir akşamüzeriydi. Alanya/Antalya'da, resepsiyonist olarak çalıştığım otelin barında oturuyordum. O gün vardiyam yoktu. Otel hareketliydi ama üzerimde bir durgunluk vardı. Bir içecek ısmarlayıp bir kenara çekildim.

Haber: VAHİT TURSUN / Arşivi 80'li yılların bir akşamüzeriydi. Alanya/Antalya'da, resepsiyonist olarak çalıştığım otelin barında oturuyordum. O gün vardiyam yoktu. Otel hareketliydi ama üzerimde bir durgunluk vardı. Bir içecek ısmarlayıp bir kenara çekildim. Huysuz bir nostalji kuşatmıştı beyin hücrelerimi. Özlemiştim memleketimi. Sinsice isyana kalkan ruhum, dudaklarımı kıpırdatmayı ve beni fısıldatmayı başarmıştı. Öylece, ulu dağlarımın yankılayabileceği kadar bağırmıştım, bir nefes sessizliğinde. Aynı havayı soluduğum topraklarıma; "Hayır, hayır... Ben dağların özgür çocuğuyum. Ne olur beni alın, götürün dağlarıma salın. Yollarında yürümek, düzlüklerinde koşmak istiyorum. Yemyeşil çimlerinde yuvarlanmak, bir ceylan misali tepinmek istiyorum. Hayır... Modern giyimli, Fransız parfümlü kızlarla sevişmek bile değil; dolaylıklı, kuşaklı, yaşmaklı ve reyhası özünden Fadimelerle bakışmak istiyorum. Kalbimin çarpıntı bombardımanı altında, sevdiğime Romeyika'da, 'Ağapo se (seni seviyorum)' demek istiyorum. Memleketimi istiyorum" diye yalvarıyordum. Sonuçta koskoca ve psikolojik bir fırtınanın yarattığı sel, inat gözlerimden değil, ter olup zavallı gözeneklerimden fışkırabildi. Cimri gözlerimse, bir damlacık yaşı zorla akıtmaya başlamıştı ki, tam o sırada bir ses, bendeki fırtınanın son şimşek çakışı oldu. Tam da yol boyunca, kavaldan çıkan melodinin, türküleriyle eşleştiği Fadimelerle Karadeniz yaylalarına doğru yolculuğa çıkmıştım ki, resepsiyonist arkadaşım çağırdı. Bir telefonum vardı. Kalkıp telefona baktım. Telefondaki arkadaş, başka bir otelin resepsiyonistiydi. Daha önce tanışmıştık. Otellerinde, bazen Yunanlı kafileleri ağırladıklarını söylemişti bana. Tekrar bir Yunanlı kafile geldiğinde, beni aramasını rica etmiştim. Anadilimin Rumca olduğunu, modern Yunanca ile anadilim arasındaki farkı öğrenmek istediğimi söylemiştim. Arkadaş, "Çabuk yetiş, dün Yunanlı bir kafile geldi. Vardiyam olmadığından, haber veremedim. Az sonra da gidecekler" deyip telefonu kapattı. Kafilede hemşeri buldum Bir taksiye atlayıp Yunanlı kafilenin geldiği otele gittim. Taksiden iner inmez, hızla resepsiyona yöneldim. Arkadaşım beni görür görmez, "şu dışarıdaki otobüs" diye Yunanlı kafilenin otobüsünü işaret etti. Kendisine teşekkür bile edemeden, hızla çıkıp otobüsün yanına gittim. Bayılacak kadar heyecanlıydım. Kiminle nasıl bir iletişim kuracağımı düşünemiyordum. Düşünmeye de zamanım yoktu zaten. Otobüsün yarısı dolmuştu. Bazıları da otobüsün çevresinde, gelecek arkadaşlarını bekliyorlardı. Ben bekleyen otobüse girmeyi tercih ettim. Yolcuların bazıları, bana dikkatli bakmaya başladı. Çünkü kafileden biri değildim ve insanlara dikkatli bakıyor, sanki birisini arıyor gibiydim. Bir an utandım. Tam geri dönüp dışarı çıkasım geldiği bir anda, anadilim imdadıma yetişmişti. Ağzımdan "Eğrikay kaynis Romeyika?/Romeyika anlayan var mı?" sorusu dökülüverdi. Bu soruyu sorar sormaz, bütün gözler bana doğru yönelmişti. Belki de çokları, ne dediğimi dahi anlamamıştı. Ancak ihtiyar bir kadın, oturduğu yerden ayağa kalkarak, bir şey sormak istercesine, bana doğru bakıyordu. Sanırım o da, nereden başlayacağını bilemiyordu. Az önce genele sormuş olduğum soruyu kendisine tekrarlayarak, düğümlenen dilini çözmeyi başardım. Bana "Apothen ise?/Nerelisin?" diye sordu. Ben de kendisine "Asin Trapezunta ime/Trabzonluyum" deyince, kadın yerinden çıkıp otobüsün dar salonunu yararak, hızla bana doğru gelmeye başladı. Ne olduğunu anlamamıştım. Yanıma gelir gelmez, bana sarılarak ağlamaya başladı. Bizim Rumcamızla "Na inome ğurpanti sa podares, apothen ekseves ke erthes? Adakes nt' arayevis? Esis akome iste?/Ayaklarına kurban olduğum, sen nereden çıkıp geldin? Buralarda ne işin var? Siz halâ var mısınız?" gibi soruları sorarken, bana sıkı sıkıya sarılıyor, bir şeyler mırıldanarak ağlıyordu. Öylesine sıkı sarılıyordu ki, tırnaklarını vücudumda hissediyordum. Şaşkınlığımdan, sorularına yanıt verememiştim. Donmuştum. Böyle bir olayı hiç yaşamamıştım. Kadın aralıklı olarak, omuzlarımdan tutup yüzüme bakıyor ve tekrar sarılıyordu. Sanki uzun bir ayrılık sonucu buluşan "ana-oğul" gibiydik. Bir türlü bana doyamıyordu. Diğer Yunanlılar ise şaşkınlıkla bizi izliyorlardı. Sanırım arkadaşlarının davranışına, bir anlam verememişlerdi. Aradan geçen zamanı hatırlamıyorum. Ancak beklenen yolcular gelmiş, otobüs hareket için hazırdı. Yolculardan bazıları, ihtiyar nineyi yerine geçmesi için uyardı. Zavallı kadın, benden ayrılmak zorunda kaldı. Hıçkırıklar içinde ve bir şeyler mırıldanarak yerine geçmeye çalışırken, önünü görmüyor gibiydi. Sanırım gözyaşları engelliyordu. Arkasından birkaç saniye bakabildim. Otobüsten dışarı çıkmak zorunda kaldım. Çıktıktan sonra, ninenin oturduğu tarafa baktım. Pencereden bana el sallıyordu. Sanki ben değil, o gurbete çıkıyordu. Otobüsün arkasından bakarken, içimi bir hüzün sardı. Ne nine bana adımı sorabilmiş ne de ben ona adını sorabilmiştim. Onun bendeki adı "adsız" kaldı. Adsız ninem gelmiş, nostaljime hüzün ekleyerek çekip gitmişti. Bulunur mu tek Trabzonlu? Yıllar sonra, Yunanistan'ın bir köyünde, bir nineye konuk oldum. Adı Sumela'ydı. Bana Karadenizlilerin yaşadığı sürgün anılarından bazılarını anlattı. Yolda kaybolan çocuklardan söz etti. Son 20 yıl öncesine kadar olduğu gibi, eskiden de Karadeniz'de kızlar erken kocaya varır, erken çocuk sahibi olurlarmış. Çocuğunu kaybedenlerin bazıları, henüz çocuk yaştaymış. Bu yüzden, aklını bile kaçıranlar olmuş. Sumela nine, acılarını üzerime boşaltırken, ben yıllar öncesine geri dönmüştüm. Alanya'da karşılaştığım nineyi düşünüyordum. Adsız ninenin bana hasretle sarılışını, şimdi daha iyi anlıyordum. Adsız nine, belki de oğlu sanmıştı beni. Kim bilir?. Fakat en azından, onun toprağıydım, hemşerisiydim, yabancı bir turist olarak geldiği memleketinde. Mübadele zamanında, Yunanistan'a sürülenler, tam on yıl geri dönüş umuduyla yaşamışlar. Bu süre içinde hiçbiri, taş üstüne taş koymamıştı. Memlekette kalan Trabzonlular da, Yunanistan'a sürülen hemşerilerini, dönerler umuduyla altı yıl beklemişlerdi. Boşalan köylere, kimseyi sokmamışlardı. Bu denli hemşerilerine sadıktılar. Şimdi bulunur mu dersiniz, aransa da köşe bucak, dedesine benzeyen tek Trabzonlu?

Δευτέρα 12 Νοεμβρίου 2012

Karadeniz Deyince



"Anadolu insanı dürüsttür, saftır, çalışkandır ve efendidir. Oysa Karadenizliliği Anadoluluktan ayıran özellik daha farklıdır. Daha doğrusu Karadenizliliğin bir tarafı herkesçe bilinen algıysa, diğer tarafı da pek bilinmeyen olgudur."
Rize - BİA Haber Merkezi
21 Temmuz 2012, Cumartesi
"Karardı Karadeniz" kitabından Kamil Soylu'nun makalesinin giriş bölümünü yayınlıyoruz.
Karadeniz deyince herkesin aklına ilk gelen simgesel değerler yavaş yavaş yok olmakta. Hamsiden kemençeye, silahtan ahlak anlayışına, mutfak kültüründen mimarisine ve yaylasına kadar Karadenizli ile özdeşleşen değerler kayboluyor.
Bir yandan göç olgusu ve popülarite tutkunu yöneticiler sayesinde kolay tüketilen televole kültürü Karadeniz'in köylerine ve yaylalarına kadar yayılırken, diğer yandan son çeyrek yüzyıla bakıldığında Karadenizlinin gündemindeki sorunların da farklılığı dikkat çekmektedir.
Kimi araştırmacıların kabuk değiştirme olarak nitelediği bu süreçte farklı olsa da Karadeniz insanı mücadeleci ruhunu sürdürmektedir.
Çay ve fındığın ekonomideki değer kaybının getirdiği sorunların yanında, Çernobil ile artan kanser vakaları ve arada bir kontrolsüz gelişen milliyetçi refleksin yankıları dışında, sahil yolu katliamına karşı sergiledikleri cılız tepkiyi de telafi edercesine son zamanlarda gittikçe yükselen HES'lere karşı muazzam duruşları şüphesiz Doğu Karadenizlinin gündemine oturan en dinamik sorunlardır.
Karadenizli olmanın tarifi, klasik anlamda coğrafi olarak şüphesiz Karadeniz bölgesinin insanı olmaktır. Çalışmamızda üzerinde duracağımız Karadenizlilik, coğrafi bölgeden çok Karadenizlilik ruhu ve Karadenizlilik algısıyla ilgilidir.
Bu algı Karadenizlinin algısı olmayıp Türkiye genelinin algısıdır. Hatta Türkiye sınırlarını da aşan bir algıdır. Aynı algı Anadoluluk kavramında da vardır. Coğrafi olarak Anadolulu olmakla Anadolu insanı olmanın farklılığı gibi diyebiliriz.
Karadeniz bölgesi bilinenin ya da algılananın aksine etnik ve kültürel olarak hiç de homojen olmayıp, toplumsal yapısında farklı dokular barındırır. Bu farklılık, geleneklerinden inançlarına, müziğinden oyunlarına ve mutfağından mimarisine kadar tüm yaşam alanlarında görülür. Fakat biz bu ayrıntılara girmeden, sadece ülke genelindeki algıdan söz edeceğiz.
Karadenizli olmanın ülke genelinde oluşturduğu algı, Karadeniz insanını farklı bir anlayışla öne çıkarmaktadır. Bu farklılık tek bir üsluba oturmaz, değişken karakterlidir.
Kimilerine göre uyanık, sivri zekâlı, tez canlı, becerikli, şakacı ve bir o kadar da asabi bir tiptir. Kimilerine göre ise anlayışı kıt, geç anlayan, öğleden sonra kafası çalışmayan, yani biraz geri zekâlı ve yontulmamış bir tiptir. Temel fıkralarının malzeme kaynağıdır. Karalahana ve mısır ekmeği ile beslenen, hamsiden başka balık bilmeyen uzun burunlu biraz da matrak insanlar diyebiliriz.
Bu algılamalar kimi zaman önyargılar oluştursa da pek önemsenmediğini belirtmekte yarar vardır. Asıl önemli olan Karadenizlinin Karadenizli olmasına kattığı değerlerdir.
Peki, nedir bu değerler? Temel'inden Fadime'sine, ahmaklığından uyanıklığına, horonundan yaylasına, muhafazakârlığından hoşgörüsüne ve Lazlığına kadar bugün tükenmekte olan her şey...
Karadenizliyi Karadenizli yapan değerlerin içinde biraz da Laz olmak vardır. Evet, toplum Karadeniz'i Lazlarla özdeşleştirip her Karadenizliyi Laz kabul etmektedir.
Bu algı yanlış olsa da kimsenin bir itirazı yok. Karadeniz'in bunca farklı dokusuna rağmen, her Karadenizli kendisine yapılan Laz yakıştırmasını etnik ayrımcılığı çağrıştırmadan benimser. Bunun sebebi pek araştırılmayıp, ülkenin bölünmez bütünlüğünde sağlam bir yapı taşı oldukları kolaylığına bağlanır. Lazlığın dışında Karadeniz içinde farklı önemler atfedilen lokal alanlar da vardır.
Biraz Rizeli olmak ve biraz da Trabzonlu olmanın yanında Karadeniz'de Oflu olmak farklı bir özelliktir.
Oflular ayrıcalıklı kişilerdir. Nerelisin diye soranlara, Ofluyum derler. Of'un nereye bağlı olduğunu sorarsanız doğrudan yukarıya (Allaha) bağlı bir cumhuriyet olduğunu söylerler. Bayrakları da var. Kırmızı siyah çizgili şal ve peştamal.
Diğer yandan muhafazakârlık ve inançlarıyla da Karadenizlilerin tartışma götürmez dine bağlılıkları bilinir. İlahiyatçıların dışında da en derin hocalar Rize ve Trabzon'dan çıkmıştır.
Katı ve tutucu tavırlarıyla zaman zaman milliyetçi çıkışların öne çıkıp ağır bastığı Karadeniz toprakları aynı zamanda Tanzimat döneminden bu yana devrimci önderlerin yetişmesiyle de öne çıkmıştır.
Anlayacağınız Karadeniz gerçekten verimli bir coğrafyadır, gerçekten renkli bir dokudur.
Bu saydıklarımızın hepsi Karadenizliye Karadenizlilik katmış önemli değerlerdir şüphesiz.  Ama ne var ki bu özelliklerin birçoğunu Anadolu'nun çeşitli yörelerindeki insanların da taşıdığı söylenebilir.
En azından Karadeniz dışındaki birçok insan böyle düşünecektir. Ben de aynı düşüncedeyim. Anadolu insanı dürüsttür, saftır, çalışkandır ve efendidir. Oysa Karadenizliliği Anadoluluktan ayıran özellik daha farklıdır. Daha doğrusu Karadenizliliğin bir tarafı herkesçe bilinen algıysa, diğer tarafı da pek bilinmeyen olgudur. (KA/EKN)
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
"Karardi Karadeniz, sardı dört yanumuzi/
Bu gaybana sevdaluk, alacak canumuzi..."
Hasan Tunç'un meşhur türküsü böyle söyler...
Uğur Biryol'un derlediği İletişim Yayınları'nın Memleket Kitapları dizisinden yayımlanan "Karardı Karadeniz", kararan Karadeniz'in makûs yakın tarihine bakıyor: Ekonomik çöküntü, yoksullaşma, çay tarımının sorunları, göç ve nüfus kaybı, milliyetçi feveran, kent kültürünün aşınması, sosyal gerileme, kültürel asimilasyon, sahil yolunun ve hidroelektrik santrallerinin yol açtığı tahribat, "Nataşalar" ve kadın-erkek ilişkilerinde kriz, Trabzonspor'un bir türlü şampiyon olamaması...
Ama kitap büsbütün karamsar da değil. Arkeolojik zenginliğe, çokkültürlülüğün hazinelerine, asimilasyona karşı reasimilasyonun yol açtığı kültürel canlanmaya da bakmayı ihmal etmiyor. Özellikle müzikte, Kazım Koyuncu'nun mirasıyla, Karadeniz rock'ıyla gelen berekete hevesle bakan yazılar var. HES karşıtı mücadeleler ve Hopa'da esen muhalif rüzgâr da görmezden gelinmiyor.
"Laz" klişesi, "Karadenizli"nin tektipleştirilmesi "Karardı Karadeniz"in ortak dertlerinden biri. Kitaba yazılarıyla destek veren Kamil Aksoylu, Cemil Aksu, Latife Akyüz, Ömer Asan, Uğur Biryol, Mehmet Bozok, Hüseyin Çoban, İbrahim Dizman, Ali Eroğul, Mehmet Akif Ertaş, Mahmut Hamsici, Murat Karasalihoğlu, Kıvanç Koçak, Metin Kondel, Ayşenur Kolivar, Hakan Kulaçoğlu, Selçuk Küpçük, Ahmet Özer, Mahir Özkan, Nilüfer Taşkın, Vahit Tursun ve Birkan Yüksel, "O klişelerin bir cephesinde 'asabilik' varsa, öteki cephesinde bir yaşam neşesi yok mudur" diye soruyorlar.

Κυριακή 11 Νοεμβρίου 2012

Τα ρωμαίικα πεθαίνουν


Ότσενα
Ένας πολιτισμός που πεθαίνει και μία γλώσσα που ψυχομαχεί…

Η Ότσενα βρίσκεται στον σημερινό Πόντο, μέσα στα σύνορα και στα ορεινά της Τραπεζούντας. Μέσα σε ένα παράδεισο γεμάτο με πεύκα, έλατα και διάφορα είδη δέντρων, που χαρίζουν μία ανέκφραστη ομορφιά και πολλά άλλα, για τους κάτοικους του χωριού.
Εκεί κοντά στις κορυφές των βουνών, που βρίσκονται  αναρίθμητα πηγάδια και λιβάδια, που βγάζουν ολοκάθαρα, διαυγή και κρυστάλλινα νερά, για να πίνουν οι άνθρωποι του τόπου.

Οι πρώτοι κάτοικοι του χωριού, μάλλον ήταν φυγάδες που έφυγαν από τη καταπίεση των Οθωμανών, και στηρίχθηκαν στην αγκαλιά του πυκνού δάσους της περιοχής. Η περιοχή τους προσέφερε πολλές κρυψώνες, και ήταν σίγουροι πώς δεν θα τους ανακάλυπτε κανίς. Η στάχτες και τα κάρβουνα από καμένα ξύλα μας μαρτυρούν για τα πρώτα τους σπιτάκια. Σε σπηλιές ζούσαν, διαμορφώνοντας τις με μικρά τοιχάκια, τα οποία μας αποκαλύπτουν τα ίχνη και τα προσόντα του πολιτισμού τους. Ποιος ξέρει πόσες έρωτες έζησαν στα καλοχτισμένα κρεβατάκια τους, που εμείς τα εγγόνια τους τα χαλάσαμε, νομίζοντας ότι κρύβανε κανένα θησαυρό. Χωρίς να αντιληφθούμε το ότι, αυτό που κάναμε ήταν φοβερό.

Είναι άγνωστο το πόσον καιρό τους πείρε να χτίζουν, τα πρώτα τους κανονικά σπίτια για να ζήσουν σαν άνθρωποι αλλά, το 1583 ήταν που τους ανακαλύψανε οι Οθωμανοί και τους καταγράψανε. Όλοι κ’ όλοι πέντε οικογένειες ήτανε. Ανάλογα με τα τεφτέρια φορολόγησης των Οθωμανών (1583 Tahrir defterleri), αυτός ο αριθμός οικογενειών λιπών, αποτελούσε τους πρώτους κάτοικους του χωριού. Σε τούτο το χρόνο λιπών αφαιρέθηκε η ελεύθερη τους υπηκοότητα των βουνών, και έτσι περάσανε στη λίστα των χαρατσιών της Οθωμανικής Αυτοκρατορίας. Σε τούτο το χρόνο φαίνεται πως τους εγκατέλειψε ο Δίας.

Στα συνεχόμενα χρόνια από τότε που ανακαλύφθηκαν οι πρώτοι κάτοικοι, ήρθαν και εγκαταστάθηκαν και άλλοι στο χωριό. Έτσι λιπών, απόκτησαν και άλλους γείτονες. Η μοναξιά τους εκεί επάνω στα βουνά είχε λήξει. Μέσα σε τριάντα χρόνια, δηλαδή από το 1583 έως το 1613, οι κάτοικοι του χωριού αυξήθηκαν στις πενήντα τέσσερις οικογένειες, από τους οποίους οι τέσσερις δήλωσαν πως είναι μουσουλμάνοι. Περίεργο όμως, είναι γνωστό εάν τους ρώτησε κανίς, το πως ζούνε μέσα σε πενήντα χριστιανικές οικογένειες, και με τι γλώσσα επικοινωνούνε μαζί τους. Ποτέ δεν θα ξέρει κανίς εάν αλήθευε αυτή η δήλωση ή όχι, όμως, όπως μας πληροφορεί ο κο. Γ. Κανδιλαπτης στο βιβλίο του «Τα Φιτίανα», όλοι οι κάτοικοι της περιοχής Όφης που εντάσσετε και η Ότσενα, εξισλαμίζονται με την απόφαση του Δεσπότη της περιοχής. Κανένας δεν ξέρει πόσοι ήταν όταν έφτασε η απόφαση αυτή, και τι ήταν η πρώτη τους αντίδραση. Δεν ξέρει κανίς εάν τους καλέσανε για να μαζευτούν σε μία περιοχή, ή αν πήγαν μερικοί σπίτι σπίτι και τους ανακοινώσανε την πικρή αυτή απόφαση. Ποιος ξέρει τι συζητούσανε στα σπίτια τους εκείνη τη νύχτα, ή εάν πέσανε από ψυχολογική κούραση και κοιμηθήκανε. Δεν μας διηγήθηκε κανίς τίποτα για εκείνες τις πρώτες μέρες και τις πρώτες αντιδράσεις. Όμως, μας δηγήθηκαν για πιο φοβερές, φρικτές και απάνθρωπες στιγμές, σχετικά για έναν συγχωριανό τους που πέρασε αρκετά μαρτύρια για να μην εξισλαμισθεί. Φαίνεται πώς αυτό το γεγονός, τους έμεινε στο νου τους και χάραξε άσχημα την ψυχή τους, για να μην το έχουν ξεχάσει μέχρι σήμερα. Αυτό το φρικτό γεγονός, λένε ότι το έζησε ένας, ο οποίος ονομαζότανε Παύλος. Ο Παύλος δεν ήθελε να εξισλαμιστεί και αντιδρούσε συνέχεια. Του είχαν κάνει του κόσμου τα βάσανα του καημένου. Ήταν πολύ πεισματάρης και δεν άλλαζε με τίποτα. Τελικά σκοτώσανε τα επτά του παιδιά, κόψανε τα κεφαλάκια από τα κορμάκια τους, του τα φόρτωσαν στην πλάτη μέσα σε ένα καλάθι, και τον βάλανε να περπατήσει πεινασμένος. Έτσι τελικά υπέκυψε και εξισλαμίστηκε ο Παύλος. Μερικοί λένε πώς, μέχρι και να πεθάνει ο Παύλος, δεν τον είχε δει κανίς να πάει στην τζαμί. Ίσως και να έχει πεθάνει χριστιανός.
Άλλοι λένε πώς στην Άνω Ότσενα υπήρξε ένας παπάς, ο οποίος και αυτός με το ζόρι εξισλαμίστηκε. Αυτός ήταν από μία εκκλησιαστική οικογένεια, που ασκούσε διάφορα θρησκευτικά καθήκοντα του χωριού. Τελικά του τάξανε το ότι, εάν εξισλαμιστεί και μάθει την νέα θρησκεία, θα μπορέσει να διοριστεί ως χότζας του χωριού, για να συνεχίζει να ασκεί τι δουλειά του ως μουσουλμάνος. Έτσι δέχτηκε ο παπάς το Ισλάμ και εξισλαμίσθηκε.
Ίσως να έχουν γίνει και πολλά άλλα που δεν τα θυμάται κανίς. Πάντως ότι και αν έγινε, η ιστορίες αυτές δείχνουν πώς ο εξισλαμισμός δεν πέρασε και τόσο εύκολα. Ποιος ξέρει πόσες άλλες ψυχές, πόσο και με ποιο τρόπο τυραννήθηκαν...
Κάτι τέτοια μας δηγήθηκαν οι παλαιοί μας, για τους προπαππούδες τους οι οποίοι είχαν μαζευτεί εκεί επάνω στα βουνά, από διάφορες περιοχές για να ζήσουν μία ήρεμη ζωή. Σε μία εποχή που στον Πόντο υπήρξαν φουρτούνες και τα κύματα της Μαύρης Θάλασσας ήταν άγρια. Ως σωσίβιο ήταν η Ότσενα για πολλούς πόντιους, που κανίς δεν ξέρει σε ποίες συνθήκες φτάσανε στην Ότσενα, από τα πρώτα πατρικά τους εδάφη σαν την Τραπεζούντα, τα Σούρμενα, την Αργυρούπολη κλπ. Μερικοί, ακόμη και από το Ικόνιο λένε πώς ήρθαν. Όλοι αυτοί που φτάσανε στη Ότσενα, φέρανε και τα δικά τους ιδιώματα. Μερικοί τις ουσιαστικές λέξεις τις χρησιμοποιούσαν με την κατάληξη (ν), όπως «παιδίν», «σκαμνίν», «ράχην», «πόρταν» «δέντρον», «απίδιν», «καλάθιν», κλπ. και μερικοί τις χρησιμοποιούσανε κανονικά, όπως «παιδί», «σκαμνί», «ράχη», «πόρτα» «δέντρο», «απίδι», «καλάθι», κλπ. Άλλοι λένε τα εξοχικά βουνά «Σταλίαν» που διαμορφώθηκε από την λέξη «στάβλοι» και άλλοι «παρχάρε» η οποία λέξη διαμορφώθηκε από τις λέξεις  «παρά + χωριό». Κάποιοι τα χόρτα τα ονομάζουν «χολχόνε» το οποίο όνομα διαμορφώθηκε από τις λέξεις  «χλόος + χλόη + ν = πράσινα γρασίδια, φύλλα, φυτά, χόρτα κλπ.» και κάποιοι «χορτάρε» η οποία λέξη διαμορφώθηκε από το χορτάρια. Νίκαγε ο ένας έτρεπε ο άλλως. Και το εχτές υπήρξε σαν λέξη και το οψέ σαν αντίστοιχο. Ποικιλία και πλούτος της γλώσσας, μέσα σε ένα χωριό το οποίο δεν είχε και πολλή επαφή με τα παραλιακά αστικά κέντρα. Από έναν πληθυσμό, συγγενής με όλους τους πόντιους. Γι’ αυτό και η Ότσενα, αποτελεί ένα παράδειγμα μικρού Πόντου, ένα παράδειγμα της Ανατολής.
Οι διαφορές αυτές, ποτέ δεν έχουν συνειδητοποιηθεί μέσα στο χωριό και δεν αναρωτήθηκε κανείς για αυτά. Ποτέ δεν αισθάνθηκε κανείς ξένος. Όλοι ήρθαν από έξω και όλοι είχαν την ίδια μοίρα. Το σημαντικότερο ήταν, ότι όλοι μιλούσαν την ίδια γλώσσα. Μιλούσαν Ρωμαιϊκά, δηλαδή Ποντιακά. Αυτή η γλώσσα του ένωνε, και με αυτήν επικοινωνούσανε μεταξύ τους.


Οι Οτσενίτες συνέχισαν να υποφέρουν και αργότερα. Είχε βγει ένας φόρος που λεγότανε «φόρος περιουσίας (varlık vergisi)», στην εποχή του Ισμέτ πασά, ο οποίος ήταν Πρωθυπουργός της Τουρκικής Δημοκρατίας. Λένε στο χωριό, όταν ερχόντουσαν οι χαφιέδες (εφοριακοί που τους ονόμαζαν έτσι στο χωριό, ίσως επειδή τους καρφώνανε και στον κρατικό μηχανισμό), ο κόσμος έκρυβε ότι είχε και δεν είχε. Οι χωριανοί είχαν ανοίξει έναν τόπο για κρυψώνα μέσα στο δάσος, και κάθε φορά που έπαιρναν χαμπάρι για τον ερχομό των χαφιέδων, μαζεύανε τα ζώα τους και τα πήγαιναν εκεί για να φαινότανε ότι δεν έχουν ζώα και έτσι θα γλίτωναν από τον φόρο.
Σχετικά με το κρύψιμο των ζώων, υπάρχει και ένα ανέκδοτο που το έζησε ένας χωριανός. Ο χωριανός αυτός, όταν πληροφορήθηκε για τον ερχομό των χαφιέδων, πήγε πήρε τα τέσσερα ζώα από τα πέντε που είχε, τα πήγε και τα έκρυψε στο δάσος. Όταν ήρθαν οι χαφιέδες, τους κατέβασε στο μαντρί για να τους δείξει πώς έχει μόνο ένα ζώο. Όταν κατέβηκαν οι χαφιέδες στο μαντρί, είδαν πως το ζώο που βρισκόταν στο μαντρί, μούγκριζε συνεχώς. Του ρωτήσανε τον χωριανό: «γιατί μουγκρίζει  τόσο πολύ αυτό το ζώο;». Ο χωριανός: «που να ξέρω, μάλλον επειδή χώρισε από τους φίλους που είχε» τους είπε. Μόλις κατάλαβαν οι χαφιέδες ότι το ζώο που βρισκόταν στο μαντρί είχε και φίλους, ζορίσανε τον χωριανό για να φέρνει και τα υπόλοιπα. Έτσι πιάστηκε ο φουκαράς, και αυτό το γεγονός έχει περάσει στα ανέκδοτα του χωριού. Κάτι τέτοια ανέκδοτα που μαρτυράνε την ιστορία, τα συναντάμε μέσα σε δεκάδες Αριστοφανικά ανέκδοτα του χωριού. Χωρίς κανίς να αντιληφθεί για την μαρτυρία που κρύβει το καθένα.

Σε αυτήν την εποχή οι χωριανοί πέρασαν μεγάλη φτώχια. Τόση ώστε, μερικοί ξεφλούδιζαν τις λεπίδες από τις οξιές, τα μάζευαν και τις αλέθανε μαζί με καλαμπόκι  στο μύλο, για να φτιάξουν ψωμί, να φάνε και να ταΐζουν τα παιδιά τους. Όμως παρόλο την φτώχια αυτή, την σκληρή δουλειά του χωριού, επί 400 χρόνια μπόρεσαν να ζήσουν μαζί και να αγαπάνε τον τόπο τους. Ο πληθυσμός του χωριού, σύμφωνα  με την καταμέτρηση του έτους 2000, είχε φτάσει στους 8.355 κατοίκους. Σε αυτήν την καταμέτρηση όμως, είχαν καλέσει όλους τους χωριανούς που είχαν εγκατασταθεί εκτός χωριού, για να ήταν και αυτοί  παρόντες. Γι’ αυτό είχανε ενοικιάσει και μερικά πούλμαν, για να τους φέρνουν στο χωριό. Με σκοπό, ώστε να κερδίζουν τα προσόντα ενός δήμου.

Σήμερα λιπών αυτό το χωριό αδειάζει. Σβήνει τούτο το αστέρι. Φεύγουν οι άνθρωποι  από την Ότσενα. Ζήτημα να έχει μείνει εκεί το ένα τέταρτο του πληθυσμού. Ιδικά στην Κάτω Ότσενα, από τα 630 σπίτια περίπου, μόνο τα 200 δίνουν σημάδι ζωής, ανάβει το φως και καπνίζει το τζάκι τους. Και αυτοί έτοιμοι να φύγουν, από έναν μικρό χωριό που κουβαλάει στην πλάτη του τα ερείπια ενός πολιτισμού χιλιάδων χρόνων, μίας ολόκληρης ιστορίας. Φεύγοντας ο καθένας, παίρνει και μαζί του ότι παραπάνω και διαφορετικό έχει, μαζεύοντας από πίσω του όλα του τα ίχνη, εξαφανίζοντας τα πανάρχαια πολιτισμικά του ερείπια. Με τον κάθε θυμωμένο φυγά, με τον κάθε απελπισμένο μετανάστη που φεύγει από τον τόπο, μία φλέβα ακόμη νεκρώνεται και αργοπεθαίνει τόσο φρικτά ένας πολιτισμός, αφήνοντας πίσω την άγνοια, αμορφωσιά και την απανθρωπιά. Ακόμη και ένας θάνατος ενός ανθρώπου, αδυνατίζει μία πανάρχαια γλώσσα, πεθαίνοντας μαζί του όλες οι παραπάνω λέξεις που μπόρεσαν να σωθούν στην μνήμη του, από την λεηλασία του καπιταλισμού, από το ανελέητο χτύπημα των μέσων μαζικής ενημέρωσης, από την αδιαφορία, την ξενολατρία και την προδοσία.

Κρυφοκλαίει, στεγνόδακρύζει η Ότσενα, κραυγάζει τόσο ώστε η αύδη (φωνή) της ξεπερνάει τα σύνορα της ακοής μας. Ίσως και γι’ αυτό δεν ακούει κανίς. Εξαφανίζεται ένα πανάρχαιο ιδίωμα της Ελληνικής γλώσσας, μπροστά στα μάτια ενός κόσμου που λέει ότι είναι πολιτισμένος. Διότι στις μεγάλες πόλεις, κανείς δεν θα μπορέσει να μιλήσει την μητρική του γλώσσα, όσο και να τρελαίνεται να την ακούσει. Όσο και να κάθετε μόνος, μοιρολογώντας από την νοσταλγία του, να την ψιθυρίσει.  

 (Το άρθρο αυτό αναδημοσιεύτηκε στην Καθημερινή, Κυριακή 4 Μαρτίου '07 με τίτλο Στον Πόντο δεν μιλάνε τα ρωμαίικα πια!)
Ένας πολιτισμός που πεθαίνει και μία γλώσσα που ψυχομαχεί…

Η Ότσενα βρίσκεται στον σημερινό Πόντο, μέσα στα σύνορα και στα ορεινά της Τραπεζούντας. Μέσα σε ένα παράδεισο γεμάτο με πεύκα, έλατα και διάφορα είδη δέντρων, που χαρίζουν μία ανέκφραστη ομορφιά και πολλά άλλα, για τους κάτοικους του χωριού. Εκεί κοντά στις κορυφές των βουνών, που βρίσκονται  αναρίθμητα πηγάδια και λιβάδια, που βγάζουν ολοκάθαρα, διαυγή και κρυστάλλινα νερά, για να πίνουν οι άνθρωποι του τόπου.

Οι πρώτοι κάτοικοι του χωριού, μάλλον ήταν φυγάδες που έφυγαν από τη καταπίεση των Οθωμανών, και στηρίχθηκαν στην αγκαλιά του πυκνού δάσους της περιοχής. Η περιοχή τους προσέφερε πολλές κρυψώνες, και ήταν σίγουροι πώς δεν θα τους ανακάλυπτε κανίς. Η στάχτες και τα κάρβουνα από καμένα ξύλα μας μαρτυρούν για τα πρώτα τους σπιτάκια. Σε σπηλιές ζούσαν, διαμορφώνοντας τις με μικρά τοιχάκια, τα οποία μας αποκαλύπτουν τα ίχνη και τα προσόντα του πολιτισμού τους. Ποιος ξέρει πόσες έρωτες έζησαν στα καλοχτισμένα κρεβατάκια τους, που εμείς τα εγγόνια τους τα χαλάσαμε, νομίζοντας ότι κρύβανε κανένα θησαυρό. Χωρίς να αντιληφθούμε το ότι, αυτό που κάναμε ήταν φοβερό.

Είναι άγνωστο το πόσον καιρό τους πείρε να χτίζουν, τα πρώτα τους κανονικά σπίτια για να ζήσουν σαν άνθρωποι αλλά, το 1583 ήταν που τους ανακαλύψανε οι Οθωμανοί και τους καταγράψανε. Όλοι κ’ όλοι πέντε οικογένειες ήτανε. Ανάλογα με τα τεφτέρια φορολόγησης των Οθωμανών (1583 Tahrir defterleri), αυτός ο αριθμός οικογενειών λιπών, αποτελούσε τους πρώτους κάτοικους του χωριού. Σε τούτο το χρόνο λιπών αφαιρέθηκε η ελεύθερη τους υπηκοότητα των βουνών, και έτσι περάσανε στη λίστα των χαρατσιών της Οθωμανικής Αυτοκρατορίας. Σε τούτο το χρόνο φαίνεται πως τους εγκατέλειψε ο Δίας.

Στα συνεχόμενα χρόνια από τότε που ανακαλύφθηκαν οι πρώτοι κάτοικοι, ήρθαν και εγκαταστάθηκαν και άλλοι στο χωριό. Έτσι λιπών, απόκτησαν και άλλους γείτονες. Η μοναξιά τους εκεί επάνω στα βουνά είχε λήξει. Μέσα σε τριάντα χρόνια, δηλαδή από το 1583 έως το 1613, οι κάτοικοι του χωριού αυξήθηκαν στις πενήντα τέσσερις οικογένειες, από τους οποίους οι τέσσερις δήλωσαν πως είναι μουσουλμάνοι. Περίεργο όμως, είναι γνωστό εάν τους ρώτησε κανίς, το πως ζούνε μέσα σε πενήντα χριστιανικές οικογένειες, και με τι γλώσσα επικοινωνούνε μαζί τους. Ποτέ δεν θα ξέρει κανίς εάν αλήθευε αυτή η δήλωση ή όχι, όμως, όπως μας πληροφορεί ο κο. Γ. Κανδιλαπτης στο βιβλίο του «Τα Φιτίανα», όλοι οι κάτοικοι της περιοχής Όφης που εντάσσετε και η Ότσενα, εξισλαμίζονται με την απόφαση του Δεσπότη της περιοχής. Κανένας δεν ξέρει πόσοι ήταν όταν έφτασε η απόφαση αυτή, και τι ήταν η πρώτη τους αντίδραση. Δεν ξέρει κανίς εάν τους καλέσανε για να μαζευτούν σε μία περιοχή, ή αν πήγαν μερικοί σπίτι σπίτι και τους ανακοινώσανε την πικρή αυτή απόφαση. Ποιος ξέρει τι συζητούσανε στα σπίτια τους εκείνη τη νύχτα, ή εάν πέσανε από ψυχολογική κούραση και κοιμηθήκανε. Δεν μας διηγήθηκε κανίς τίποτα για εκείνες τις πρώτες μέρες και τις πρώτες αντιδράσεις. Όμως, μας δηγήθηκαν για πιο φοβερές, φρικτές και απάνθρωπες στιγμές, σχετικά για έναν συγχωριανό τους που πέρασε αρκετά μαρτύρια για να μην εξισλαμισθεί. Φαίνεται πώς αυτό το γεγονός, τους έμεινε στο νου τους και χάραξε άσχημα την ψυχή τους, για να μην το έχουν ξεχάσει μέχρι σήμερα. Αυτό το φρικτό γεγονός, λένε ότι το έζησε ένας, ο οποίος ονομαζότανε Παύλος. Ο Παύλος δεν ήθελε να εξισλαμιστεί και αντιδρούσε συνέχεια. Του είχαν κάνει του κόσμου τα βάσανα του καημένου. Ήταν πολύ πεισματάρης και δεν άλλαζε με τίποτα. Τελικά σκοτώσανε τα επτά του παιδιά, κόψανε τα κεφαλάκια από τα κορμάκια τους, του τα φόρτωσαν στην πλάτη μέσα σε ένα καλάθι, και τον βάλανε να περπατήσει πεινασμένος. Έτσι τελικά υπέκυψε και εξισλαμίστηκε ο Παύλος. Μερικοί λένε πώς, μέχρι και να πεθάνει ο Παύλος, δεν τον είχε δει κανίς να πάει στην τζαμί. Ίσως και να έχει πεθάνει χριστιανός.
Άλλοι λένε πώς στην Άνω Ότσενα υπήρξε ένας παπάς, ο οποίος και αυτός με το ζόρι εξισλαμίστηκε. Αυτός ήταν από μία εκκλησιαστική οικογένεια, που ασκούσε διάφορα θρησκευτικά καθήκοντα του χωριού. Τελικά του τάξανε το ότι, εάν εξισλαμιστεί και μάθει την νέα θρησκεία, θα μπορέσει να διοριστεί ως χότζας του χωριού, για να συνεχίζει να ασκεί τι δουλειά του ως μουσουλμάνος. Έτσι δέχτηκε ο παπάς το Ισλάμ και εξισλαμίσθηκε.
Ίσως να έχουν γίνει και πολλά άλλα που δεν τα θυμάται κανίς. Πάντως ότι και αν έγινε, η ιστορίες αυτές δείχνουν πώς ο εξισλαμισμός δεν πέρασε και τόσο εύκολα. Ποιος ξέρει πόσες άλλες ψυχές, πόσο και με ποιο τρόπο τυραννήθηκαν...
Κάτι τέτοια μας δηγήθηκαν οι παλαιοί μας, για τους προπαππούδες τους οι οποίοι είχαν μαζευτεί εκεί επάνω στα βουνά, από διάφορες περιοχές για να ζήσουν μία ήρεμη ζωή. Σε μία εποχή που στον Πόντο υπήρξαν φουρτούνες και τα κύματα της Μαύρης Θάλασσας ήταν άγρια. Ως σωσίβιο ήταν η Ότσενα για πολλούς πόντιους, που κανίς δεν ξέρει σε ποίες συνθήκες φτάσανε στην Ότσενα, από τα πρώτα πατρικά τους εδάφη σαν την Τραπεζούντα, τα Σούρμενα, την Αργυρούπολη κλπ. Μερικοί, ακόμη και από το Ικόνιο λένε πώς ήρθαν. Όλοι αυτοί που φτάσανε στη Ότσενα, φέρανε και τα δικά τους ιδιώματα. Μερικοί τις ουσιαστικές λέξεις τις χρησιμοποιούσαν με την κατάληξη (ν), όπως «παιδίν», «σκαμνίν», «ράχην», «πόρταν» «δέντρον», «απίδιν», «καλάθιν», κλπ. και μερικοί τις χρησιμοποιούσανε κανονικά, όπως «παιδί», «σκαμνί», «ράχη», «πόρτα» «δέντρο», «απίδι», «καλάθι», κλπ. Άλλοι λένε τα εξοχικά βουνά «Σταλίαν» που διαμορφώθηκε από την λέξη «στάβλοι» και άλλοι «παρχάρε» η οποία λέξη διαμορφώθηκε από τις λέξεις  «παρά + χωριό». Κάποιοι τα χόρτα τα ονομάζουν «χολχόνε» το οποίο όνομα διαμορφώθηκε από τις λέξεις  «χλόος + χλόη + ν = πράσινα γρασίδια, φύλλα, φυτά, χόρτα κλπ.» και κάποιοι «χορτάρε» η οποία λέξη διαμορφώθηκε από το χορτάρια. Νίκαγε ο ένας έτρεπε ο άλλως. Και το εχτές υπήρξε σαν λέξη και το οψέ σαν αντίστοιχο. Ποικιλία και πλούτος της γλώσσας, μέσα σε ένα χωριό το οποίο δεν είχε και πολλή επαφή με τα παραλιακά αστικά κέντρα. Από έναν πληθυσμό, συγγενής με όλους τους πόντιους. Γι’ αυτό και η Ότσενα, αποτελεί ένα παράδειγμα μικρού Πόντου, ένα παράδειγμα της Ανατολής.
Οι διαφορές αυτές, ποτέ δεν έχουν συνειδητοποιηθεί μέσα στο χωριό και δεν αναρωτήθηκε κανείς για αυτά. Ποτέ δεν αισθάνθηκε κανείς ξένος. Όλοι ήρθαν από έξω και όλοι είχαν την ίδια μοίρα. Το σημαντικότερο ήταν, ότι όλοι μιλούσαν την ίδια γλώσσα. Μιλούσαν Ρωμαιϊκά, δηλαδή Ποντιακά. Αυτή η γλώσσα του ένωνε, και με αυτήν επικοινωνούσανε μεταξύ τους.


Οι Οτσενίτες συνέχισαν να υποφέρουν και αργότερα. Είχε βγει ένας φόρος που λεγότανε «φόρος περιουσίας (varlık vergisi)», στην εποχή του Ισμέτ πασά, ο οποίος ήταν Πρωθυπουργός της Τουρκικής Δημοκρατίας. Λένε στο χωριό, όταν ερχόντουσαν οι χαφιέδες (εφοριακοί που τους ονόμαζαν έτσι στο χωριό, ίσως επειδή τους καρφώνανε και στον κρατικό μηχανισμό), ο κόσμος έκρυβε ότι είχε και δεν είχε. Οι χωριανοί είχαν ανοίξει έναν τόπο για κρυψώνα μέσα στο δάσος, και κάθε φορά που έπαιρναν χαμπάρι για τον ερχομό των χαφιέδων, μαζεύανε τα ζώα τους και τα πήγαιναν εκεί για να φαινότανε ότι δεν έχουν ζώα και έτσι θα γλίτωναν από τον φόρο.
Σχετικά με το κρύψιμο των ζώων, υπάρχει και ένα ανέκδοτο που το έζησε ένας χωριανός. Ο χωριανός αυτός, όταν πληροφορήθηκε για τον ερχομό των χαφιέδων, πήγε πήρε τα τέσσερα ζώα από τα πέντε που είχε, τα πήγε και τα έκρυψε στο δάσος. Όταν ήρθαν οι χαφιέδες, τους κατέβασε στο μαντρί για να τους δείξει πώς έχει μόνο ένα ζώο. Όταν κατέβηκαν οι χαφιέδες στο μαντρί, είδαν πως το ζώο που βρισκόταν στο μαντρί, μούγκριζε συνεχώς. Του ρωτήσανε τον χωριανό: «γιατί μουγκρίζει  τόσο πολύ αυτό το ζώο;». Ο χωριανός: «που να ξέρω, μάλλον επειδή χώρισε από τους φίλους που είχε» τους είπε. Μόλις κατάλαβαν οι χαφιέδες ότι το ζώο που βρισκόταν στο μαντρί είχε και φίλους, ζορίσανε τον χωριανό για να φέρνει και τα υπόλοιπα. Έτσι πιάστηκε ο φουκαράς, και αυτό το γεγονός έχει περάσει στα ανέκδοτα του χωριού. Κάτι τέτοια ανέκδοτα που μαρτυράνε την ιστορία, τα συναντάμε μέσα σε δεκάδες Αριστοφανικά ανέκδοτα του χωριού. Χωρίς κανίς να αντιληφθεί για την μαρτυρία που κρύβει το καθένα.

Σε αυτήν την εποχή οι χωριανοί πέρασαν μεγάλη φτώχια. Τόση ώστε, μερικοί ξεφλούδιζαν τις λεπίδες από τις οξιές, τα μάζευαν και τις αλέθανε μαζί με καλαμπόκι  στο μύλο, για να φτιάξουν ψωμί, να φάνε και να ταΐζουν τα παιδιά τους. Όμως παρόλο την φτώχια αυτή, την σκληρή δουλειά του χωριού, επί 400 χρόνια μπόρεσαν να ζήσουν μαζί και να αγαπάνε τον τόπο τους. Ο πληθυσμός του χωριού, σύμφωνα  με την καταμέτρηση του έτους 2000, είχε φτάσει στους 8.355 κατοίκους. Σε αυτήν την καταμέτρηση όμως, είχαν καλέσει όλους τους χωριανούς που είχαν εγκατασταθεί εκτός χωριού, για να ήταν και αυτοί  παρόντες. Γι’ αυτό είχανε ενοικιάσει και μερικά πούλμαν, για να τους φέρνουν στο χωριό. Με σκοπό, ώστε να κερδίζουν τα προσόντα ενός δήμου.

Σήμερα λιπών αυτό το χωριό αδειάζει. Σβήνει τούτο το αστέρι. Φεύγουν οι άνθρωποι  από την Ότσενα. Ζήτημα να έχει μείνει εκεί το ένα τέταρτο του πληθυσμού. Ιδικά στην Κάτω Ότσενα, από τα 630 σπίτια περίπου, μόνο τα 200 δίνουν σημάδι ζωής, ανάβει το φως και καπνίζει το τζάκι τους. Και αυτοί έτοιμοι να φύγουν, από έναν μικρό χωριό που κουβαλάει στην πλάτη του τα ερείπια ενός πολιτισμού χιλιάδων χρόνων, μίας ολόκληρης ιστορίας. Φεύγοντας ο καθένας, παίρνει και μαζί του ότι παραπάνω και διαφορετικό έχει, μαζεύοντας από πίσω του όλα του τα ίχνη, εξαφανίζοντας τα πανάρχαια πολιτισμικά του ερείπια. Με τον κάθε θυμωμένο φυγά, με τον κάθε απελπισμένο μετανάστη που φεύγει από τον τόπο, μία φλέβα ακόμη νεκρώνεται και αργοπεθαίνει τόσο φρικτά ένας πολιτισμός, αφήνοντας πίσω την άγνοια, αμορφωσιά και την απανθρωπιά. Ακόμη και ένας θάνατος ενός ανθρώπου, αδυνατίζει μία πανάρχαια γλώσσα, πεθαίνοντας μαζί του όλες οι παραπάνω λέξεις που μπόρεσαν να σωθούν στην μνήμη του, από την λεηλασία του καπιταλισμού, από το ανελέητο χτύπημα των μέσων μαζικής ενημέρωσης, από την αδιαφορία, την ξενολατρία και την προδοσία.

Κρυφοκλαίει, στεγνόδακρύζει η Ότσενα, κραυγάζει τόσο ώστε η αύδη (φωνή) της ξεπερνάει τα σύνορα της ακοής μας. Ίσως και γι’ αυτό δεν ακούει κανίς. Εξαφανίζεται ένα πανάρχαιο ιδίωμα της Ελληνικής γλώσσας, μπροστά στα μάτια ενός κόσμου που λέει ότι είναι πολιτισμένος. Διότι στις μεγάλες πόλεις, κανείς δεν θα μπορέσει να μιλήσει την μητρική του γλώσσα, όσο και να τρελαίνεται να την ακούσει. Όσο και να κάθετε μόνος, μοιρολογώντας από την νοσταλγία του, να την ψιθυρίσει.  

Το άρθρο αυτό δημοσιεύτηκε στην μεγάλη κεντροαριστερή εφημερίδα της Τουρκίας Radikal την Κυριακή, 25-3-2007
 (Αναδημοσιεύτηκε στην Καθημερινή, Κυριακή 4 Μαρτίου '07 με τίτλο Στον Πόντο δεν μιλάνε τα ρωμαίικα πια!)




Romeyika dili yok oluyor...


By Vahit Tursun
Evet, Anadolu’nun bir rengi daha yok oluyor...  Her ne kadar son zamanlarda bunu fısıldayamaz hale gelmiş olsak da, hani şu zengin renklerinden, mozaiğinden söz edip bazen gurur duyduğumuz Anadolu’nun bir rengi daha, dünyanın gözü önünde silinip gidiyor.
Bu sorunu detaylandırmadan önce, bu rengi yansıtan yerleşim birimlerinden birisi olan Oçena (Trabzon / Çaykara / Köknar-Karaçam) köyünden, orada yaşayan toplumun tarihsel arka planı ve kendine özgü kültürel yapısından söz edelim. Çoğumuzun şimdiye kadar adını dahi duymadığı bu köyü, en azından şimdiye kadar yaşatmış olduğu antik bir dilin yok oluşuyla tanıyalım.

Oçena...
Ocena Karadeniz’de bir köy, Trabzon’un soğanlı dağı vadilerinin birinde bir mekân,  köknarlar, karaçamlar, gürgenler, meşeler, kestaneler, cevizler gibi ağaçlar ve bin bir türlü bitki ve çiçekler arasında bir cennet, sayısız berrak su kaynaklarının, şarıl şarıl akan ırmakların, derelerin bulunduğu bir vatandır Ocena.
Ocena’nın adı bazen Ogene’dir, hem Köknar hem Karaçam’dır. Etimolojik açıdan Elence Okena, Okinon’dur Ocena.
İlk yerlileri Ocena’nın, muhtemelen firariydiler. Osmanlı baskısından kaçıp, sığ ormanların kucağına sığınmış, ağaçların arasına karışarak saklanmış, kimsenin onları bulamayacağına inanmış kişilerdiler. İlk evleri, ısındıkları ateşin kül ve kömür kalıntılarının ele verdiği mağaralardandı. Hazine var diye yıktığımız yatak yerleri, uygarlık izlerini yansıtan duvarcıklardandı.
Ne kadar uğraştı didindiler bilinmez ama, ilk normal evlerini inşa eder etmez, yakalanmıştılar Osmanlıya. Kaydolmuşlardı reaya listesine; dağların özgür vatandaşlığı alınmıştı ellerinden; onu yaşamadan doyasıya. Tarih 1583’tü, keşfedildiklerinde. Sadece beş aileden oluşuyordular; dağın zirvesinde kurudukları biricik köylerinde, Oçena’da.
Daha sonraki yıllarda, farklı yerlerden gelenler olmuş aralarına. 1613’e kadar, kırk dokuz aile daha katılmış saflarına. Yalnızlıkları bitmiş, muhtemelen şenlikler başlamıştı. Kim bilir ne sohbetler yapılmış, ne horonlar oynanmıştı her akşam, her evde. Elli dört ailenin dördü Müslüman olduğunu söylemişti Osmanlı saymanına. Gerçek mi değil mi bilinmez ama, Yunanlı yazar Kandilaptis, 1685’de Of despotunun kararıyla toptan Müslüman olduklarını yazar “Ta Fitiana” kitabında.
Oçena’lılar, ayrı ayrı yerlerden gelip yerleşmişlerdi Oçena’ya. Muhtemelen Trabzon merkezi başta olmak üzere, Sürmene, Bayburt vb. gibi yerlerden gelmişlerdi. Aralarında, Konya civarından geldiğini söyleyen de var, Zaza Kürtlerinden olduğuna inanan da. Fırtınalı zaman ve Karadeniz dalgalarının vahşileştiği bir dönemde gelmişti çoğu. Ana dili Rumca olan bir toplumun, Çaykara civarında yirmiyi aşkın yeni köyler kurup yerleşmek zorunda kaldığı bir dönemdi bu dönem. Bizimkiler de, batan gemilerin yolcu ve mürettebatından, farklı koşullarda yüzerek Oçena limanına sığınmışlardı. Yaklaşık 150 yıllık Osmanlı’da, antik bir dili unutmadan konuşan kaptanlardandılar. Ancak herkes, kendi gemisinin şivesini taşımıştı Oçena’ya doğal olarak. Tek bir köyde ve bir arada yaşamalarına rağmen, bu farklılıklarını yüzyıllar boyu yaşatabilmişlerdi. Herkes Rumca konuşuyordu fakat, kimi “Staliya” kimi “Parxare” diyordu yaylalara. Bazısı “xortare”, bazısı “xolxone diyordu” yeşil otlara. Birisi “etrepo” derken, diğeri “niko” diyordu yenmeğe. Dünün karşılığı olan “opse” bazılarında “extes” olarak karşılık buluyordu, Yunanistan’ın Attica ile İpiros şivesini yansıtarak. Hatırı sayılır sayıda kişinin, genelde isimlerin sonuna, daha eski bir Elence şive formatında “pedi-n, raşi-n, skafidi-n, kalathi-n” örneklerinde olduğu gibi, “N”yi ekliyordu. Önemli bir kısım ise bu örnekleri, “pedi, raşi, skafidi, kalathi” gibi kullanıyordu. Yukarda “an” diye bilinen çağrı özelliği taşıyan önek, karşılığını “ara” olarak buluyordu Aşağı Oçena’da. Yakın komşumuz Alithinoslular şiirsel konuşurlarken, daha çabuktu Oçenalılar. Bu dile, İslâmla gelen bir çok arapça kelimenin yanı sıra, Anadolu Türkçe’si de katılmıştı. Bunlar uzun yıllar tamamlayıcısı olmuştu bu dilin. Rusların Trabzon’u işgalleri sırasında, Of-Bayburt arasındaki yolu açmalarına kadar, sahil ve şehir merkezleriyle pek haşir neşir olamayan, kırsalda ve içine kapanık bir köyün, kosmopolit yapısının örnekleriydi bu farklılıklar. Bu nedenle diyebiliriz ki; Oçena küçük bir Karadeniz’di; Anadolu’nun küçük bir örneğiydi Oçena.
Başta beş aileden başlayan köy nüfusu, 2000 yılı sayımlarına göre; toplam 8.355 kişiye ulaşmıştı. Bugün bu sayının dörtte biri dahi köyde kalmamış, gerisi umutsuzluğun umut görüntülü dalgasına kapılmış ve köyü terk etmiş. Geride kalanlar da terk etmek üzere. Umutla başlayan bir tarih, dramatik geçişlerden sonra, hüzünle karışıp nostaljiye bırakıyor kendini. Ve Oçena; yazılmamış doğum sancılarına, unutulmuş anılarına, dillendirilmemiş hikâyelerine, hatta anlatılmamış kaful altı aşklarına ağlayarak yalnızlaşıyor. Binlerce yıllık, antik ve muhteşem bir kültürün kalıntılarını sırtında taşıyan Oçena yok oluyor. Bir Anadolu rengi daha solup gidiyor gözlerimizin önünden. Bir yıldız daha kayıp gidiyor.
Sonuçta kullandığı antik dil de can çekişiyor...
Her köyü terk eden umutsuz, her çaresiz göçenle birlikte, kişinin taşıdığı farklılıklar, bildiği fazlalıklar da arkasından süzülüp gidiyor. Kapitalizmin pençesinden, medyanın talanından, yabancılaşmadan, inkâr ve ihanetten artakalanı, hafızasının bir köşesinde saklayabilenin de ölümüyle; bir damarı daha cansızlaşarak bu dilin, nice kelimeleri de silinip gidiyor. Güzelim koca bir kültür tarihe karışıyor, arkasında ağlayanı kalmadan. İhanet edenlerin utanmadan, “insanız” diyebildikleri bir dünyadan.
Dünyadan bir dil daha eksiliyor...
Koca şehirlerin varoşlarına dağılan Oçenalıların, isteseler de konuşamayacakları; bir kenarda tek başına oturup bir Oçenalının, nostaljisini dahi mırıldansa kurtaramayacağı dili yok oluyor. Karadeniz’in, Anadolu’nun “Romeyika”sı ölüyor.
Hızla yaklaşan sonda, son kelimenin son fısıldanışının ardından, artık sonsuza dek daha sesi çıkmayacak bu dilin; dalgalar halinde yayılıp uzay boşluğunda, buluşup kucaklaşamayacak kardeşleriyle.
Ve bu dilde sevmenin karşılığı olan “ağapi” kelimesi, ses olup bir daha sevişemeyecek sesten sevgilileriyle.

Crypto-Christians of the Trabzon Region of Pontos



Sam Topalidis

Who were the crypto-Christians?
The crypto-Christians (also called cryphi, klosti, Stavriotes, Kromledes) were Christian Greeks who due to the Muslim persecution against Christians publicly declared themselves Muslims. However, in secret, they upheld their Greek language, customs and Christian religious practices.1
Crypto-Christians were not polygamists and they were married in a Christian as well as a Muslim ceremony. The Christian marriage ceremony was often conducted in a rock-hewn house or one underground. When one of them died, a Christian funeral took place as well as the usual Muslim one. Up to the mid 19th century their Christian ceremonies were conducted with great care, but by the early 1900s as long as the men registered themselves as Muslims (thus available for military service), nobody asked whether they were Christian or Muslim at heart.2
Greek authors gave some curious details of the secret Christian rites of Greeks in the Trabzon district (see Map 1). Crypto-Christians followed the Orthodox fasts. Their children were baptised, and bore both a Christian and Muslim name for secret and public use respectively. They never allowed their daughters to marry Muslims, but the men did take Muslim wives. In the latter case, the Christian marriage was conducted in secret, in one of the monasteries. If pressure was required, the bridegroom threatened to leave his bride.3
Image
Map 1: Map of Pontos (Bryer and Winfield 1985, p. 2)

Historical perspective
The first reference to crypto-Christians in the Trabzon region comes from an American missionary in 1833, followed by W.J. Hamilton in 1836 and two French travellers in 1840. (Between 1796 and 1832, none of the 25 western travellers, who left a record and passed through this region, mentioned crypto-Christians.)4
During the century after 1461, Trabzon became a ‘Muslim' town; partly by influx of Muslims, partly by deportation of Christians, but largely through conversion. (There were considerable financial benefits in converting to Islam.) According to Ottoman tax registers [tahrir defters] in 1520 (59 years after the fall of Trabzon to the Ottoman Turks), Trabzon was still 86% Christian. However, by 1583, it was 54% Muslim, with still 77% Greek speaking.5
Greek historians maintain that, like Of (a village 45 km east of Trabzon) and the Greek-speaking Muslim Oflus, the Greeks of Tonya (42 km south-west of Trabzon) converted to Islam in the late 17th century. However, in the case of Tonya there is no popular explanation of why this happened. The notion is plausible, for in the late 17th century, Christian Greeks in the Pontos experienced considerable pressure on their faith. In the case of Of, we now know there was no mass conversion and the Muslims may simply have overtaken the Christians by natural increase.6 
Even after conversion to Islam, some people around Trabzon, as reported in the 1890s, did not forget their Christian roots. There were whole villages on this seaboard whose inhabitants were Muslim, and would resent being called anything else; yet their Greek origin was believed both by history and by some of their traditions. For example, Surmene and Of, two considerable villages (35 km and 45 km east of Trabzon respectively), hold to certain customs, which connect them with the Christian faith. Under the stress of illness, the image of Madonna is suspended above the sickbed; the sufferer sips the forbidden wine from the old cup of the Communion, which still remains a treasured object, much as they might be puzzled to tell you why.7
A little earlier, in 1879, it was estimated that out of 10-12,000 families from Of, 8-10,000 families spoke Greek but only 192 families were Christian.8

Impact of the Tanzimat reforms and Hatt-i Humayun
The Tanzimat was a period of legislation and reform that modernised Ottoman state and society, and brought greater state participation in Ottoman society during 1839-76.9 In 1843, a new penal code was introduced, which recognised equality of Muslims and non-Muslims. One year later, the death penalty for renouncing Islam, a provision of the şeriat, [Muslim religious law] was abolished.10 This abolition was a crucial event.
On 18 February 1856, a new reform charter, the Imperial Rescript (Hatt-i Humayun), was promulgated by the Sultan. This Rescript; prepared under strong pressure from foreign powers, laid down the equality of all Ottoman subjects irrespective of religion.11 The Hatt-i Humayun allowed people to report their true religion in public without punishment. Not all crypto-Christians professed their faith after 1856. The revelation continued up to 1910.12
On 14 May 1856, Petros Sideropoulos, the first Kromniot [from the Kromni area, south of Trabzon] crypto-Christian declared his Orthodoxy in Trabzon. On 15 July 1857, the Kromni (KPOMNH at 39036′E 40034′N in Map 2) crypto-Christians presented a petition to the pasha and western consuls in Trabzon (appealing for protection) on behalf of 55,755 inhabitants of 58 settlements, of whom 52% were claimed to be open Christians, 31% [17,260] Kromniot (crypto-Christians) and 17% Muslims.4 Some crypto-Christians who declared for Orthodoxy after 1856 may have had Muslim ancestors and many were registered for military service.13
In relation to the military reforms under the Tanzimat, from 1845, conscription was officially introduced in most areas of the Ottoman Empire. Christians were now allowed to serve within the army, but as this was expected to create tensions, they were soon able to pay a special tax instead (in lieu of military service), which they largely preferred. Muslims, too, could evade conscription by payment, but this was very steep for most.14
After the Hatt-i-Humayun, in towns, districts and villages where the whole population was of the same religion, they could repair, according to their original plan, buildings of religious worship, schools, hospitals, and cemeteries. The plans of these buildings, in the case of new construction, would after approval by the Patriarchs or heads of communities, be able to be submitted to the Ottoman Government, which would decide if they could be constructed. Each sect, in localities where there were no other religious denominations was free to practice its religion in public. In towns, districts and villages where different sects were present, each community, inhabiting a distinct quarter, had equal right to repair and improve its churches, hospitals, schools, and cemeteries. Each sect was free to exercise its religion.15
Prior to the Hatt-i Humayun, old Christian churches were allowed to be repaired only in some areas, but no new churches were allowed to be built. However, after 1856, in areas where there were Ottoman Muslims, Christian celebrations were not allowed in public, nor were
im
Map 2: Map of Matsouka, south of Trabzon (Zerzilidis 1959, p. 160)16
 
bells allowed to be rung. Bells were allowed to be rung in areas where mostly Christians lived.17 Presumably where bells were not allowed to be rung, the churches may have hung a slab of wood horizontally and the priest would hit it with a piece of wood.

Impact of the economic conditions of Gumushane on the crypto-Christians
Gumushane, about 65 km south of Trabzon, was established in the 1590s. Its Greek name of Argyropolis appears to have been derived around 1846. The silver mining economy of old Gumushane declined in 1829 (the silver mines were abandoned in the 1850s) and the emergence of the crypto-Christians of Kromni, Stavri (at 39030'E 40036'N in Map 2) and Santa (40 km SSE of Trabzon) after 1856 are related. In the case of Chaldia (covering Kromni, Stavri and villages further south) at least, the phenomenon of crypto-Christianity arose largely from the peculiar economic and administrative context of the period 1829-56.18
Pontic crypto-Christians only entered their ‘twilight' world after 1829 and were reluctant to re-emerge in the ‘sunlight' after 1856. This was to do with the silver-mining and smelting economy of Gumushane. From 1654-1841 both the mining concessionaries (archimetallourgoi) and a new metropolis of Chaldia were in Greek hands, principally the dynasty of Phytianos - which was to provide miners and bishops all over Anatolia and the Caucasus, and a patriarch of Antioch.4
The mines were the property of the Sultan and under state supervision with all precious metals supposed to be sent to Constantinople. (Without doubt, much precious metal was concealed or smuggled.) However, the mines around Gumushane were effectively controlled by the archimetallourgoi, who was invariably a Greek, with the skilled labour also monopolised by Greeks. This situation, by one probably unreliable tradition goes back to the patronage of Maria of Libera (Gülbahar), Pontic Greek wife of Sultan Bayazid II (1481-1512), gave the Greeks of the area a peculiar economic position and considerable tax privileges.19
From at least the mid-seventeenth century, the Greeks of Gumushane and the surrounding villages were exempt from normal taxes in return for working in the main branches of the industry; namely mining, smelting, and charcoal burning. Gumushane drew its charcoal from an area later to be identified with crypto-Christianity. These villages were excused the haraç, tribute which Christians paid in lieu of military service, thus losing a basic legal distinction as Christians. The crypto-Christians claimed their faith in 1856 only after the mines of Gumushane were abandoned. As they had never paid the haraç before they still demanded exemption, but mining service had ended and they were given the ‘privilege' of military service instead. The argument dragged on into the 1860s.19
After 1829, it was a question whether the silver mines of Chaldia or the charcoal for smelting from Imera (Stavri /Kromni), were exhausted first. The most intensive crypto-Christian (and fewest Muslim living) areas in the petition presented in 1857 (by Kromniot crypto-Christians mentioned previously) had been economically dependent on silver-mining and charcoal burning for smelting. Smaller crypto-Christian elements were listed near alum mines to which the archimetallourgoi of Gumushane turned after 1829, when their own silver mines declined. Neither Professor Dawkins nor Hasluck (see ref 3) asked why crypto-Christians were keeping their identity secret in places where there were so few declared Muslims.4
The Orthodox church was more reluctant that the Ottoman state to recognise the situation after 1856. By 1863, the church's solution was to combine the monastic exarchates of Sumela (ΣOYMEΛA 39039′E 40041′N in Map 2), Vazelon (BAZEΛΟN 39030′E 40045′N in Map 2) and Peristereota (ΠEPІΣΤEΡEOTA 39043′E 40047′N in Map 2) into its last Anatolian eparchy, Rhodopolis. According to the petition of 1857, the 14,525 inhabitants of the new diocese were 53% open Christian, 37% crypto-Christian and 10% Muslim. Here if their landlord was one of the three ruling abbots, from whom were the crypto-Christians keeping their identity secret?4
Palgrave (1826-88), the British consul in Trabzon, was first to observe that Ottoman mining and smelting service in the Pontos was in lieu of military service, so Kromniots carried arms (another obvious advantage) as Muslims but did not pay poll tax as Christians. With the decline of the mines after 1829, they clung to the best of both worlds.4

References
1 Hionides, C 1988, The Greek Pontos: mythology geography history civilization, Boston Massachusetts, p. 99.
2 Pears, E 1911, Turkey and its people, Methuen & Co Ltd, London, pp. 266-7.
3 Triantaphyllides, P 1866, People in Pontos, or Pontica, and some speeches by the same author, (in Greek), Athens, pp. 55-92, in Hasluck, FW 1929, Christianity and Islam under the Sultans, vol. II, Clarendon Press, Oxford, pp. 472-3.
4 Bryer, A 2006, R.M. Dawkins, F.W. Hasluck and the ‘Crypto-Christians' of Trebizond, Paper delivered to British School at Athens.
5 Lowry, H 1977, The Ottoman Tahrir Defters [tax registers] as a source for urban demographic history: the case study of Trabzon ca. 1486-1583, unpublished PhD thesis, University of California, Los Angeles, excerpts used in Bryer, A 1991, ‘The Pontic Greeks before the diaspora', Journal of Refugee Studies, vol. 4 (4) p. 319.
6 Bryer, A & Winfield, D 1985, The Byzantine monuments and topography of the Pontos, vol. I, Dumbarton Oaks Research Library & Collection, Harvard University, Washington D.C., p. 156.
7 Lynch, HFB 1901, Armenia: travels and studies, vol. 1, reprinted in two volumes in 1967, Khayats, Beirut, pp. 11-2.
8 Parcharides, I 1879, Στατιστική τής έπαρχίας Оφεως του νομου Τραπεζουντος, Παρνασσός, iii, pp. 224-32, quoted in Bryer, A 1968, ‘Churches east of Trebizond (the Santa district), Archeion Pontou, vol. 29 (2), p. 110, in Bryer et al 2002.
9 Shaw, SJ & Shaw, EK 2002, History of the Ottoman Empire and modern Turkey, vol. II: reform, revolution, and republic: the rise of modern Turkey, 1808-1975, Cambridge University Press, Cambridge, p. 55.
10 Zurcher, EJ 2004, Turkey: a modern history, 3rd edition, I.B. Tauris & Co Ltd, London, p. 61.

11 Lewis, B 2002, The emergence of modern Turkey, 3rd edition, Oxford University Press, NY, p. 116.
12 Andreadis, G 1995, The Cryptochristians: klostoi: those who returned, tenesur: those who changed, Kyriakidis Brothers, Thessaloniki, Greece, p. 84.
13 Bryer, A 1970a, ‘The Tourkokratia in the Pontos: some problems and preliminary conclusions', Neo-Hellenika, vol. 1, p. 40.
14 Zurcher, EJ 2004, p. 57.
15 Shaw, SJ and Shaw, EK 2002, pp. 124-5.
16 Zerzilidis, G 1959, ‘Τοπωνυμικó της Άνω Ματσούκας', (in Greek), Archeion Pontou, vol. 23, p. 160.
17 Fotiadis, K 2001, A translation of, The forced Islamization in Asia Minor and the cryptochristians of the Pontos (in Greek), Kiriakidis Bros, Thessaloniki, Greece, pp. 369-70.
18 Bryer, A 2002, ‘Introduction', in The post-Byzantine monuments of the Pontos: a source book, (eds A. Bryer, D. Winfield, S. Balance & J Isaac) Variorum Collected Studies Series, Ashgate, Aldershot, Hampshire GB, p. xvii.
19 Bryer, 1970b, ‘Churches south of Trebizond' in Archeion Pontou vol. 30, pp. 326-8 (in Bryer et al 2002).

I warmly thank Anthony Bryer OBE, Emeritus Professor of Byzantine Studies, University of Birmingham, for sending me a copy of his 2006 paper delivered to the British School at Athens, which I have quoted here. I also thank him for his cryptic reference to me in his paper. Bryer's work is essential reading to those studying the history of the Pontos.


Pontus Rum Faliyetleri